‘Azınlıkların Hakları’

Görüşüne Eleştirel Bir Bakış. (2)
Buna bir de sömürgeci devletlerin Makyavelci düşüncelerini eklemek gerekir. Bundan dolayıdır ki, diğer halkları aldatmak için en alçak üsluplar kullanmak, yalan söylemek, kandırmak, saptırmak, hile yapmak, tuzak kurmak, doğru olmayan şeylere yönlendirmek, kötü olan konuları cazibeli hale getirmek, sahte propaganda ve reklâm yapmak, yanıltmak, kalpazanlık yapmak, gerçekleri saptırmak veya yarım göstermek gibi gerçek olmayanları gerçek olarak göstermekten geri kalmaz ve çekinmezler..
Sömürgeciler nasıl problem çıkartılır ve nasıl istismar edilir bunu çok iyi bilirler; kendileri problemi çıkartır, kurban olacak halka odun toplatır ve ateşlerini de böylece yakarlar… Bu halkı ve diğer halkları bu ateşle yakarlar. Ondan sonra ateşi söndüreceğiz diye müdahale ederler. Kurtarıcı rolü oynarlar. Halkları da bu yakıcı güçlere başvuran,  yardım eden ve meselesini çözmek için yılana sarılmak zorunda kalan zavallılar topluluğu olarak sürekli kendi oyun ve hilelerine yönlendirirler. Böylece müdahale haklarını meşrulaştıran sömürgeciler ateşi alevlendirir, insanlık namıyla timsah gözyaşları dökerek ve pis nefesleriyle değişik aldatıcı sloganlar atarak çok sayıda insanı yakar ve arzı tahrip ederler…
Batının düşünür ve siyasi kimseleri bir mefhum ortaya çıkartmak istedikleri zaman; bakış açıları olan dini hayattan ayırma ve menfaatçilik esasını izlerler. Bu açıdan bakarlar ve buna dayanırlar, bundan nedense hiç vazgeçmezler ve hiç çaktırmadan, bu hususlara doğrudan dikkati çekmeden, sanki objektif bakıyormuşçasına tarif ederek yeni yeni mefhumları ortaya çıkartır veya çıkarttırırlar. Bu nedenle, bütün tarif etme çabaları ve hangi hali nasıl izah ederlerse etsinler izahlar da gerçeğe uygun düşmez…
Sömürgeciler ve emperyalistler diğerlerine ve özellikle Müslümanlara fikir ihracatı yaparken bütün gerçekleri saptırırlar. Müslümanlara kendi mefhumlarını benimsettirmeye çalışırken İslam’la bağdaştırmaya çalışırlar. Bundan dolayı onların bu sinsi davranışlarını samimi ve uyanık kimseler dışında kimse idrak edemez. Âlim, hoca, şeyh, yazar, çizer, araştırmacı sıfatı taşıyan çok kimsenin onların tuzaklarına düştüklerini görüyoruz. Öyle ki; bazı zamanlar uyuşturulmuş mantık sahibi nice alim, düşünür, yazar takımından kimseler bu mefhum ve tarifleri sanki pek parlak ilmi icatlar olarak telakki eder ve öyle anlar ve kullanmaya başlarlar...
1991’de BM’nin azınlık mefhumunu tarif etmek için görevlendirdiği Francesco Capotorti 1930 senesinden beri bu mefhumun gelişmesini incelemiştir. BM’ler bu incelemeyi bir raporunda yayınlamıştır. Görevlendirilen bu şahıs Devletlerarası Adalet Mahkemesine istişare şeklinde kendi görüşünü sunmuştur.
Sunduğu raporda şu sözler geçmiştir: “Bir grup (azınlık) bir ülkede veya bir bölgede yaşayan bir takım fertlerden oluşup bir ırka mensup olur veya bir dile veya bir takım özel adetlere sahip olurlar. Bir veya bir kaç özellik kendilerini birleştirip kendilerine bir kimlik kazandırır. Birbirleriyle dayanışma yaparak kendi geleneklerini korumaya, ibadetlerinin şekline bağlanmaya ve geleneklerinin ruhuna uygun şekilde çocuklarını yetiştirmeye çalışırlar. Aynı anda birbirlerine yardım ederler.” (Francesco Capotorti; Study on the Rights of persons beluging to Ethnic, Religious and Linguistic Minorities United Nations New York 1191)
1950’de BM’ne bağlı olan Azınlıkları Koruma ve Ayrımcılığı Önleme Yan Teşkilatı azınlık teriminin manasını sınırlandıran, temel unsurları münakaşa etmek için bir kaç toplantı yaparak şu görüşleri ortaya atmıştır: “Azınlık olarak tanınmış gruplar diğer nüfustan ayrı bir ırka mensup olabilir, ayrı dini geleneklere veya ayrı dile veyahut ayrı özelliklere sahip olabilirler.. Böyle gruplar hem milli sahada hem de devletlerarası sahada bir takım icraatlar yapılarak korunmalıdır. Böylece bu gruplar kendi gelenekleri ve özelliklerini koruma ve yerleştirme imkânına sahibi olurlar.” (Athanasia Spilionpoulou Akermak, justifications of Minority Protection in İnternational Law ( London/The Haguc/Boston: Kluner Law İnternational, 1997)
Başka bir incelemede BM görevlisi olan Francesco Capotoriti bir kaç devletin görüş ve fikirlerini aldıktan sonra, bu incelemenin sonucunda şöyle açıklamıştır: “Azınlık tarifine şu unsuru eklemek üzere durmak gerekir: Bir azınlık kendi gelenek ve hususiyetleriyle ilgili kendilerine ait itibarı korumada istekleri göz önünde tutulmalıdır.” Bu nedenle şu ifade eklenmiştir: “Azınlığı teşkil eden grup sosyal ve kültürel şahsiyete sahip olur.” 
Ayrıca da şu ifade eklenmiştir: “Azınlık gruplar himaye ihtiyacı vaziyetlerinin zaaflığından, hatta demokratik devletin çerçevesinde konumlarının zayıf olmasından ileri gelir.” (Athanasia Spilionpoulou Akermak, justifications of Minority Protection in İnternational Law (London/The Haguc/Boston: Kluner Law İnternational, 1997)
Azınlık manasını sınırlandıran bu unsurlarla beraber yeni şeyler geliştirilmiştir; Bunlar de devletlerarası anlaşmalar ve vesikalarına yansımıştır. Misal olarak; 1993’te Avrupa devletlerinde olan ırkı azınlıkları himaye etmek için “Viyana İlanı” çıkartılmıştır. Bu ilanda şunlar geçmiştir: “Irkı azınlıklar bir devletin sınırları dâhilinde kendi iradesine karşı tarihi hadiseler vuku bulunan gruplardır. 
Buna benzer azınlıklar ile bu devlet ve bunun vatandaşları arasındaki alakalar daimidir.’’ (Tanislav Chernichenko, Definition of Minorities) 
Bir başka misal: 18.11.1994’te Torino’da Avrupa Merkezi Projesinden Azınlıkların Hukuklarını Koruma Kanunu sadır olmuştur. Bunun birinci maddesi şöyledir: “Irkı veya milliyetçi azınlık ıstılahı; bir devletin diğer nüfuslarından daha az sayıya sahip demektir. Aynı anda bu azınlık grup o devletin vatandaşlarından bir parça teşkil ederler, etnik veya dini veyahut lügavi hususiyetlere sahiptirler. 
Bu hususiyetler o devletin diğer vatandaşlarınkinden farklı olur. Ayrıca, kültürel ve dini gelenekleri korumaya çalışırlar.’’ (Tanislav Chernichenko, Definition of Minorities)
Parçalanıp yok olan Sovyetler Birliğinden ayrılan ülkelerin kurdukları Bağımsız Devletler Teşkilatının 21.10.94’te Moskova’da yaptıkları toplantıda yukarıda Avrupalıların çıkarttıkları tarife benzer bir tarif kullanılmıştır. “Azınlığa mensup olan kişiler sözleşmeye imza atan devletlerin herhangisinde ve herhangi bölgesinde daimi şekilde ikamet ediyorlarsa bu devletlerin vatandaşları sayılırlar. Ancak bu kişiler ırkı veya lugavi veyahut kültürel veyahut dini hususiyetlere sahiptirler. İşte; bunlar bu şekilde devletin diğer nüfusundan ayrı özelliklere malik olurlar.’’ (Tanislav Chernichenko, Definition of Minorities) 
Bu tarife ek olarak ta şu ifade getirilmiştir: “Bir kimsenin daimi ikametinden veya vatandaşlığından mahrum etmeye yönelik herhangi bir icraat yapmaya müsaade edecek veya teşvik edecek azınlık için herhangi bir tefsir getirmek caiz değildir.’’
 (Bishop Gregorious)
BM’nin özel araştırmacısı Capotoriti kendi araştırmasına şöyle ifade eklemiştir: “Azınlıkların sivil durumlarıyla ilgili şikâyetlerine icabet etmemek bunların sivil ve siyasi haklarını çiğnemek demektir.’’ (Athanasia Spilionpoulou Akermak, justifications of Minority Protection in İnternational Law  London/The Haguc/Boston: Kluner Law İnternational, 1997)
Bütün bu şeytan işi demonik ve plancı azınlık ve azınlık hakları tariflerinde şu hususlar bariz bir şekilde görülür: Batılılar, her memleketin azınlık diye bölünüp parçalanmanın odağına yerleştirdikleri ahalisini bazen ırki veya mikro milliyetçi ayrıştırmalar ile bazen dile dayalı veya dini veyahut adet ve geleneklere dönük saçma sapan deneysel araştırmalarla veyahut kültürle ilgili sakatlanmış tariflerine, ahalinin alt kültür kalıplarında donuklaşmış basit değişkenlerine göre bölerler.. Halkın değişik gruplar olarak ya da sözgelimi İslam’ın emretmiş olduğu çoğunluktan ziyade çoğulluğa dayalı bir rıza ve gözetme eksenindeki ortak bir potada ermesini kabul etmezler, edemezler… Hatta bundan da ötesinde bütün bu halkaların Allah’ın yaratmış olduğu kardeşler topluluğu olarak bir devlette kaynaşmalarını, bir kültürde entegre olmalarını bile reddederler.
Azınlık mefhumunun tariflerine son verirken şu noktaya dikkati çekmek istiyoruz: Batı devletleri toprakları üzerinde yaşayan Müslümanların kimliklerini ve kültürlerini reddediyor, dinlerini tanımıyor, kendi potalarında erimelerini, kendi toplumlarında ve kültürlerinde entegre olup uyum sağlamaları için zorluyor ve bu yönde çalışıyorlar. Diğer taraftan da İslam beldelerindeki halkları bölmeye, bunun yanında on üç asırdır kendileriyle kaynaşan ve uyum sağlayan gayrı Müslimleri ayırmak için kışkırtmaya gayret sarf ediyorlar. Bu tezat ve çelişki değil midir? Tamamen çifte standart ve taraflı bir uygulamadan başka nedir?.. 
Gerçek odur ki; zalimler insaflı ve adaletli olamazlar.

YORUM EKLE

banner46

banner40