Toplumda en değerli akçe yalan söylemek!

Bugün Mehmet Akif’in müthiş bir uyarısına dikkatinizi çekmek istiyorum. Zira bundan bir asır önce merhumun yaptığı ikazlar ve tespitler hala bugünkü gibi taze ve geçerlidir. Müslümanların en mühlik (yıkıcı) hastalıklarından birisine; toplumsal bir yaraya parmak basıyor: “ yalan söylemek, sözünü yerine getirmemek”.

Son yıllarda ülke olarak kişilerin birbirine itimatları, güvenleri kalmamış. En küçük bir fertten tutunuz en üst yönetimde çalışanlara, hükümete kadar yalan söylemek bir alışkanlık halini almış. Bugün söylediğimizi, ya yarın unutuyor, ya da inkâr ediyoruz. Dolayısıyla baştan başa aldatmaca ve yalan üzerine kurulmuş bir hayatta, elbette huzur, refah, muhabbet, tesanüd, yardımlaşma, doğru muamele, güven…vs. bir toplumu kalkındıran ana kriterler bulunmadığından; kaos, kriz, aldatma, hırsızlık, adam kayırma… o toplumun sıfat ve özellikleri ortalıkta kaynayıp durur. Böyle bir toplumda kardeşlik ve huzur olur mu? oysa bunlar Müslümanlığın esaslarıdır. Toplumumuzu da ana temelleridir. Bu ülke bu ana temel üzerinde inşa edildi ve binlerce yıldır temel özelliğyle, kültür ve adetleriyle hayatını sürdürmektedir.

Şu bir gerçek ki, bugün bu kültürümüzü kaybetmişiz. Genetik yapımız bozulmuş, bizi birbirine bağlayan bağlarımız yerine; Batının egoist, bencil, sadece kendi menfaatini önceleyen bir topluma dönüştük, evrildik.

Demek bize en başta lazım olan neymiş; “Fabrika ayarlarına dönmek. Kültürümüzü yeniden inşa ve ihya etmek. Yalan söylememek, söylediklerini yapmak, İslam’a layık olan doğruluğu hayatın her safhasında, mekânında ve makamında uygulamak. Hatta ve hatta kendimizin ve yakınlarımızın aleyhinde bile olsa bu kriterlere sımsıkı sarılmaktır. “

Bu hususta bakınız Akif ne diyor:

“Ey iman eden kimseler, yapamayacağınız bir şeyi niçin söylüyorsunuz? Sizin böyle yapamayacağınız işi söylemeniz İndellah ne kadar çirkin oluyor! (Saff 2-3)

Hakikat, azıcık düşünülürse görülür ki, sözünü tutmamak, ahdini yerine getirmemek kadar sevimsiz, bununla beraber öldürücü bir itiyat olamaz. Efradı bu noksanlıkla malûl olan cemaat için helakten kurtuluş yoktur, iki yüz laf yarım işin yerini tutmaz-diyen Firdevsî ne açık bir hikmet söylemişti.

Hazreti Osman'ın hilâfeti zamanında valilerden biri ilk defa olarak hutbe irat etmek üzere, minbere çıkmış; lâkin bir türlü (Elhamdülillah) ın arkasını getirememiş; nihayet: (Ey cemaati müslimin, görüyorsunuz, ben öyle natuk bir adam değilim. Yalnız, kavval (lafçı) bir emirden ziyade faal bir emire muhtaç olduğunuzu unutmayınız) diyerek minberden inmiş. Bunu işiten meşhur Ahnef (Vallahi şu minbere bu kadar beliğ bir hatip çıktığını görmedim,) demiş.

Acaba Müslümanları birbirine bağlayan bağ ne derecelerde muhkem olmalıdır ki; düşmanlarına karşı sağlam bina denecek kadar metin saflar vücuda getirebilsinler?

Şu tarihî vak'a işte o rabıtayı bize gösteriyor.

YERMÜK OLAYI!

Huzeyfetül Adevî diyor ki:

“Yermuk vak'ası günü kimi yaralı yatan, kimi ölmüş Müslüman cesetler arasında amcamın oğlunu arıyordum. Yanımda azıcık su vardı. Şayet henüz ölmemişse hem bir iki yudum içiririm, hem de yüzünü gözünü silerim, diyordum. Nihayet kendisini baygın bir halde buldum. (Su ister misin?) dedim. Gözleriyle (Evet) cevabını verdi. Lâkin bu sırada öte taraftan bir inilti işitildi. Amcazadem suyu ona götürmemi işaret etti. Gittim baktım ki Hişam .bin Âs imiş. Tam ağzına bir iki yudum su vereceğim anda biraz arkadan bir inilti daha duyuldu. Bu sefer de Hişam suyu içmekten imtina ederek, gözleriyle ona götür dedi. Ben- o son nefesin geldiği yere gittim, lâkin biçareyi ölmüş buldum. Hemen koşarak Hişam'ın yanına geldim, baktım ki ölmüş; amcazademe koştum. O da ölmüş.”

İşte toplumu birbirine bağlayan bağ ve kısa zaman içinde üç kıtaya kadar yayılan İslamiyet.

YORUM EKLE

banner41

banner40